Alevi Müslümanların Acıklı Tarihi

Cevapla
Mekzun
Üye
Üye
Mesajlar: 251
Kayıt: 09 Ağu 2010, 15:35

Alevi Müslümanların Acıklı Tarihi

Mesaj gönderen Mekzun » 07 Nis 2012, 23:18

ACIKLI TARİHİMİZ
Alevi Müslümanların (Arap Alevilerinin) din önderlerinden ve şeyhlerinden biri Muhammed bin Nusayr'dır. Muhammed bin Nusayr, Ehlibeyt İmamlarından 11. İmam Hasan El Askeri'nin sadık müridi ve öğrencisidir. Muhammed bin Nusayr'dan sonraki zincirin üçüncü halkası olan Hüseyin Bin Hamdan El Hasibi, Alevi Müslümanların Şeyhi ve İslam alimlerindendir. Hasibi, Şiiler tarafından takdir edilen âlimlerden biridir. Hasibi’nin yazdığı "El Hidayet'ül Kübra" kitabı, Şia âleminde en doğru kaynaklardan biri olarak kabul edilir.

Elimizdeki tarih, Hasibi’nin Mısırlı olduğunu ve daha sonra Mısır’ı terk edip Irak’a göçtüğünü yazıyor. Yine tarihin ifadesine göre Hasibi, Fatımi Devleti’nin en şaşalı Halifesi olan Elmuizz döneminde Mısır’dan çıkıp Irak’a geçmiştir. Buna inanmak önce zor gelebilir. Zira Hz. Ali’ye bağlı bir sülalenin hükümranlık merkezi olan Mısır’ı terk edip nasıl başka bir ülkeye göçer? Hem de Mısır’dan çıkması Fatimi Devleti’nin en şaşalı dönemi olan halife Elmuiz dönemine rast geliyor. Ancak Irak’ın durumunu kavradıktan sonra inanmak kolaylaşır. Çünkü aynı dönemde Alevi inancında olan Büveyhoğulları Irak’ta hüküm sürüyordu. Onlardan başka Rüknüddevle oğlu meşhur Adududdevle, Hasibi’nin talebesi idi. Hasibi "Rastbaş" yani "doğru ol" anlamında olan kitabını Adududdevle için yazmıştır.

Alevilerin din alimlerinden olan Hasibi daha sonra Irak’tan Suriye’ye geçmiştir. Ama acaba neden Suriye’ye geçti? Belki yaymak istediği bilim ve kültürleri Irak’tan sonra Suriye’ye taşımak istediği içindir. Halep’te olan Hamdaniler’in Kralı Seyfüddevle ile tanıştı ve belki onun daveti ile geldi. Hasibi, Seyfüddevle’yi kendine bağladı ve Halep’te Seyfüddevle’den başka çok sayıda mürit ve talebeleri oldu.

Unutmamak gerekir ki, Sünniler duruma hâkim oldukları her dönemde Aleviler’e baskıyı ve her türlü eziyeti reva görmüşlerdir. Bunun neticesinde bu yapılanları nefretle karşılıyoruz. Ama biz, onlar gibi davranmamakla, kötülüğe karşı iyilik yapmakla onların hatalarını göstermiş oluruz.

Hüseyin bin Hamdan el Hasibi; Büveyhoğulları’nın ülkesinden Halep’ e geçmiş, Halep ve Suriye hâkimi Seyfüddevle’nin yanında huzur bulmuştur. Nitekim Seyfüddevle, koyu bir Alevi olduğu halde Sünniler’e hiç farklı bir muamelede bulunmamıştır. Gururumuz olan Seyfüddevle’nin bu efendiliği, yüksek meziyeti Sünni tarihçi ve yazarlar tarafından itiraf edilmiştir. Tarih kitaplarında Aleviliğinden eleştirilmeye konu olacak yakışıksız etki bırakmayan Seyfüddevle tıpkı hocası Hasibi gibidir. Bu zat yalnız Alevilerde değil diğer cemaatlerde de saygın bir yere sahipti. Hac yolunda olan Sünni – Alevi karışımı hacı kafilesine imamlık yaptığı rivayet edilir.

Kısacası Hasibi Halep’te Seyfüddevle’nin yanında umduğunu buldu. Hüseyin Hamdan El Hasibi, “Şeyh Yaprak” adı ile bilinen bir türbede Halep’te gömülüdür.

SÜREKLİ GÖÇ
Hasibi hazretlerinin Suriye’ye göç etmesi, diğer Aleviler’in göçüne hız verdi. Göçenlerin çoğu Halep’e kimileri ise Lazkiye bölgesine yerleşiyordu. Halep şehri, bir Alevi yurdu haline gelmişti. 11. yüzyılda vefat eden Alevilerin büyük şairi Muhammed Müntecep bu hicreti bir şiirinde belgeledi. Şiirinde diyor ki “Şam bizim hicret yerimiz ise, yurdumuz Halep’tir.” Şam demek Suriye demektir. Zira eskiden Suriye’ye Şam denilirdi.

Göç 11.- 12. -13. yüzyıl ve belki Osmanlı dönemine kadar devam etti. Halep artık bir Alevi yurdu oldu. Halep’ teki 165 mescit onların mescitleridir. Fakat onlar o büyük faciada (Halep kıyımı) o mescitlerden kovuldu, öldürüldü ve bir daha oralara dönemediler.

ALEVİLER VE YAVUZ SULTAN SELİM
Alevilerin başına gelen felaketlerin en büyüğü ve en korkuncu kuşkusuz ki Halep kıyımıdır. 16. yüzyılın başlarında olan bu korkunç kıyım, her ne kadar tarih dışı kalmışsa da tarihe ve tarih yazarlarına kafa tutarcasına tazeliğini ve korkunçluğunu kaybetmeden günümüze kadar sürdürdü ve gerçekliğini kanıtladı.

Abbasi Devleti güçten düşüp meydanı diğer hanedanlara bırakınca, mezhep çekişmeleri kat kat arttı. Bu arada Halep, bu çekişmelere yine sahne olmuştur. Zira Halep, beş yüz yıl kadar altı devlet hükmüne girmişti. Kâh Sünni iktidar, kâh Şii iktidar gelmişti. Mesela Şii olan Fatimi ve Hamdaniler’ den sonra Eyyubiler, Selçuklular, Memlükler buralara hükümranlık kurmuştu. Halep’ in elden ele geçmesi ve istikrarsızlığı, Osmanlı dönemine kadar sürdü. Sünniler ise Fatımi ve Hamdani iktidarını bir işgal olarak görüyorlardı bu nedenle kin besleyip diş gıcırdatmaya başladılar. “Senin devlet olmaya ne haddin var?” der gibi gizli gizli fırsat beklemeye başladılar. İşte fırsat ayaklarına kadar geldi ve Yavuz Sultan Selim, Halep Sünnilerinin imdadına yetişti. Halep Sünnileri, Anadolu’da 40.000 Aleviyi koyun gibi kesen bu Alevi düşmanı diktatörü görünce, onu buradaki Alevi Müslümanlara karşı kışkırtmaya başladılar. Kışkırttılar ama nasıl? Haklarında yazılan korkunç fetvaları göstererek kanlı elini bir daha kana bulaştırdılar. Hem de bu, akıttığı kanların en korkuncu idi. Zira Anadolu'daki Alevilerin kıyımı, Şah İsmail’e yardım ederler diye siyasal bir nedene dayandırılmıştı. Bu zavallıların ise böyle siyasi bir durumu kesinlikle yoktu. Salt Alevi oldukları için bu zalim kıyıma uğradılar. Sonunda Halep Sünnileri, 70 bin Alevi Müslüman'ın öldürülmesiyle kinlerini gösterdiler. Halep tarihi hatta dünya tarihi bile böyle savaşsız bir kıyıma şahit olmamıştır.

Herkes biliyor ki Yavuz Sultan Selim, Tebriz Sultanı ve Şii olan Şah İsmail’e ve dolayısıyla tüm Alevilere amansız düşman olmuştu. Nitekim saltanat uğruna babasını ve tüm kardeşlerini öldüren ve bir rivayete göre Osmanlı hanedanında oğlu Süleyman’ dan başka erkek bırakmayan böyle totaliter ve aşırı tutkulu bir insan, Alevilere merhametli olur mu, onları öldürmekten çekinir mi?

Yavuz Sultan Selim, güçlü rakibi Şah İsmail’ in üstüne yürümeden önce Anadolu'daki Alevileri ortadan kaldırmak istedi.

Güya yarın Şah’ a yardım ederler diye kuşkulanmıştı ve onlardan göze çarpan 40 bin kişinin isimlerini bir cetvele yazdırıp onları bir yere davet etti. Sultanın kötü niyetini bilinmeden istenilen yere gelindi. Fakat zavallılar kesilmeye götürülen koyun sürüsü gibi olduklarını bilmeden cellatların ellerine verildi ve 40 bin insan bir arada hunharca öldürüldü.
Bu iğrenç cinayet hiç gizlenmedi. Bütün tarih ve ansiklopedilerde yazılmıştır. Acaba diyorum, Halep kıyımları neden gizli kaldı? Yani o kadar gizli kaldı ki; ondan bahsetmek her şeyden önce cesaret ister. Oysa her ne kadar gizli kalırsa kalsın bu facia, gerçek bir olgu olmaktan çıkmaz. Hatta bu olgunun gerçekliğine inanmamak saflıktan başka bir şey değildir. Neden mi? Çünkü bu olay yüz yıllar geçtiği halde her Alevinin kalbinde sosyal ırsi bir yara olarak yaşamaktadır. Babadan oğla aktarılan acı bir bülten gibi sürüp gelmektedir. Yani bu olay her Alevinin dilinde dolanmaktadır.

“Yavuz Sultan Selim bizi öldürdü."

"Yavuz Sultan Selim Halep’te 70 bin Alevi öldürdü.” diyenler hiçbir zaman eksik olmadı ve olamaz da. Bu arada insanın dikkatini en çok çeken şu; öldürülen sayısının 70 bin olduğu hakkındaki ifade hiç değişmeyen ortak bir ifadedir. Bununla beraber Lazkiye’den Mersin’e kadar uzanan Alevi bölgelerinde hâkim olan ortak kanaat, bu cinayetlerin tek sorumlusunun Yavuz Sultan Selim olduğudur.

Buna rağmen bu olay tarihe geçmemiş ve kulaktan dolma bir söylenti olarak kalmıştır. Bu olayı ben küçükken işittim. Uygun yaşa gelince kitaplarda kaynak aradım. Ama bulamadım. Ne Arapça ne de Türkçe yayınların hiçbirinde herhangi bir ipucu yakalayamadım ve bu olayı halkın dilinde dolaşan adi bir söylenti biçiminden kurtaramadım. Elime geçen kitaplarda yaptığım araştırmalar uzun yıllar sürdüğü halde bir sonuç elde edemedim. Ancak 1970’li yıllarda Şii bir yazarın 70 yıl önce yazdığı bir kitap elime geçti. Kitabın yazarı olan Muhammed El Sadr, bu olayı dayısı olan ünlü Şii âlimlerinden Abdül Hüseyin Şerafettin’nin (El Fusul el Muhimme) adlı kitabına dayanarak naklediyor. Ancak yaygın olan zincirleme söylentiden biraz farklı olarak öldürülen insan sayısının 70 bin değil 80 bin Alevi olduğunu söylüyor ve kıyımın dediğimiz gibi fırsat bekleyen Sünni yobazların verdikleri sahte fetvalara dayanılarak yapıldığını yazıyor. Yazar olayın faili hakkında isim belirtmiyor. Yani ne Yavuz Sultan Selim’den ne de bir başkasından söz ediyor. Sadece Sünniler Aleviler’i öldürdü diyor. Bununla beraber olayın geçtiğini belirttiği tarih, Yavuz Sultan Selim dönemidir. Bundan anlaşılıyor ki Halep’te Alevilere diş bileyen ve fırsat bekleyen Sünniler Anadolu’daki Alevileri öldüren Yavuz Sultan Selim Halep’e girince fırsat bu fırsat diyerek Alevi düşmanı olan sultanı bir ihbar biçimiyle özendirip kışkırtmışlar ve ellerine akıl durduran fetvaları vermişler, umdukları kıyımı gerçekleştirip hınçlarını almışlardır.

Yavuz Sultan Selim, her ne kadar kan dökücü diktatör ise de yaptığı vicdan dışı işler için dinsel yetki arar ve aradığını zorlukla da olsa kesinlikle alırdı. Örneğin Şah İsmail’in üzerine yürümek istediği zaman bir dayanak aradı. Devlet, asker ve din adamlarından kurulu bir meclis topladı. Sözde, fikirlerini (fikirlerini değil onaylarını) istedi. Herkes sustu, sessizliği orada bulunan Abdullah isminde bir yeniçeri askeri bozdu: “İzzetli Padişahım” dedi. “Ne bekliyorsunuz? Uğrunuz açık, kılıcınız keskin olsun. Ne zaman yürüdünüz de biz kaldık?” Bu neferin sözleri bomba gibiydi. Mecliste bulunanlara adeta bir çeşit ültimatom oldu. Herkes ister istemez evet demek zorunda kaldı. Yavuz Sultan Selim, o neferi mükâfatlandırılarak sancak beyliğine tayin etti. Sultan Selim meclisten istediğini almış oldu. Meclistekiler Sultan Selim’i, Şah İsmail’le savaşmak için kendileriyle istişarede bulunduğunu sandılar. Oysa onun gizlediği en önemli amaç Şah’ın yandaşı Anadolu'daki Alevileri öldürmekti.

Çünkü bu iş savaşın önemli bir parçasıdır. Yani savaş için aldığı onay, aynı zamanda bu taraftarları öldürmek için de geçerlidir. Osmanlı tarihini yazan Ahmet Rasim, Osmanlıca yazdığı tarihin 183. sayfasında çaldıran savaşı bölümünde şöyle diyor: “Edirne’ de Şah İsmail’ in aleyhine ilan-ı harbe karar verilmeden evvel Anadolu’ da Şah’ ın adamları telkinatı yüzünden mezhebi Şiiye salik olanların gizli bir defteri yapılmış ve bunların 40 bininin mütecaviz olduğu anlaşılmıştı. Bu Şiilerin pek çoğu katledildi ve baki kalanları mahbeslara atıldı.” Yine Osmanlıca, Osmanlı tarihini yazan Ali Seydi aynı olayı şöyle anlatıyor: “Anadolu’da zuhur eden ve bittetkik adedinin 40 bin olduğu anlaşılan Şiaların bir harp okulunda İranlılar’a mümaşat ve müzaharat eylememeleri için bunların azılı ve nüfuslu olanlarını idam ve ifna ve bir kısmını hapis ve icla ettirdi.” Ondan sonra Ebul Faruk isminde bir başka tarihçi aynı olayı şöyle anlatıyor: “İran’a hareket etmezden mukaddem Anadolu’ da tedabiri ihtiyatiye ihtiyar olundu. Casuslar vasıtası ile Şia mensubiyetinin defteri tanzim edildi. Defter mucibinde 40 bin nüfusun canlarına bir anda kıyıldı, ne yaşa bakıldı ne başa.” Daha sonra diyor ki: “Şu hareket Hanrizaneyi Tahsin ve tebcil etmek için ulema ve erkân, devlet ile müerrihlerimiz müttefik. Bunların Allah’ın kulları, Peygamberin ümmeti, Kitabullah’ın ğayur salikleri olduklarını unutmuşlardır.”

------------------------------------------------

Şeyh Mahmut REYHANİ'nin, TARİHSİZ BİR MİLLETİN ACIKLI TARİHİ KİTABINDAN alıntıdır.
"İlmin cevherini ehlinden men etmeyin, ilmin cevherinin ehline zulmetmiş olursunuz. İlmin cevherini ehlinden olmayanlara vermeyiniz, aksi takdirde ilmin cevherine zulmetmiş olursunuz."

İmam Hz. Cafer-i Sadık (a.s)

Cevapla

“İslam Tarihi” sayfasına dön